Theotokos/Panaghia Kilisesi, Şehzade Korkut Camii (Kesik Minare)

Antalya Kaleiçi gerçekten çok ilginç bir yer. Sadece tarihi dokusuyla değil burada bulunan eserlerin sunuluş ve sergilenme biçimiyle de her gittiğimde beni etkilemekte. Theotokos/Panaghia Kilisesi yani bugünki haliyle Şehzade Korkut Camii, yıllardır gördüğüm ama bugün hakkında yazı yazmamın kısmet olduğu 4 medeniyetinde izlerini taşıyan ilginç eserlerden. Antalya şehri yani bugünkü Kaleiçi’nin bulunduğu asıl eski şehir, MÖ 159 yılında, Bergama Kralı II. Attalos tarafından kuruldu. Şehrin antik adı olan Attaleia, kurucusu Attalos’tan gelmekte. “Antalya” ismi bu kelimenin günümüze evrilmiş halidir. Ünlü efsaneye göre Kral Attalos askerlerine “Gidin ve bana yeryüzündeki cenneti bulun” emrini verir. Askerler aylarca dolaştıktan sonra, bu körfezi görünce “Burası olmalı” derler. Kral şehri buraya kurar. Yani burası Roma’dan yaklaşık 150-200 yıl önce planlı bir Helenistik liman kenti olarak kurulmuştur.

Peki Roma’dan önce kurulan bir şehir olmasına rağmen neden eski Antalya yani Kaleiçi’nde Helenistik dönem eserlerini göremiyoruz? Çünkü Romalılar “Yık-Yap” değil, “Üstüne Koy-Genişlet” ustasıydı, ama bunu yaparken eskiyi görsel olarak yuttular. Kaleiçi hiç terk edilmedi çünkü sürekli yaşayan ve devam eden bir şehirdi. Helenistik evler yıkıldı ama taşlarıyla Roma evleri yapıldı. Daha sonra onlar yıkıldı, Bizans yapıldı. Roma İmparatorluğu (özellikle MS 2. yüzyıl, Hadrianus dönemi) o kadar zengindi ki, Helenistik dönemin daha mütevazı yapılarını tamamen mermerle kaplayıp, büyüterek anıtsal hale getirdiler. Peki Helenistik dönemden birşey kalmadı mı? Eğer Kaleiçi’nde dolaşırken dikkatli bakarsanız Helenistik dönemi görebileceğiniz tek yer Surlar (Savunma Duvarları)‘dır.

Dolayısıyla yazıda bahsettiğimiz yer aslında Roma öncesi dönemde de kutsal sayılan bir alandı. Muhtemelen halkın toplandığı veya şehrin koruyucu tanrılarına (Zeus veya Athena’ya) sunakların olduğu açık bir kutsal alandı. O dönemin izleri bugün toprak altında veya temellerde saklıdır. Daha sonraki Roma Dönemi (MS 2. Yüzyıl – Zirve Dönemi) ise barışı ve zenginliği getirince, Helenistik dönemdeki o kutsal alana gösterişli, mermer sütunlu bir tapınak inşa ettiler. Bu tapınak büyük ihtimalle Zeus‘a veya İmparatorluk Kültüne (İmparatoru tanrı gibi görme dini) adanmıştı. Yapının omurgası bu dönemde oluştu.

Hıristiyanlık kabul edilince, eski “putperest” tapınağı yıkmak yerine dönüştürdüler. Roma tapınağının duvarlarını kullandılar, o güzel kapıyı girişte bıraktılar ama binayı genişletip bir kilise (Bazilika) formuna soktular. Burası şehrin Piskoposluk Merkezi (Dini yönetim merkezi) oldu. Sonrası kilisenin yönü değiştirilmeden, içine mihrap ve minber, dışına da o gördüğünüz minare eklenerek camiye çevrildi. 1896 yılındaki büyük Kaleiçi yangınında ise caminin ahşap çatısı, içindeki tüm eşyalar ve o güzelim minarenin ahşap külahı (tepesi) tamamen yandı. Yangından sonra bina terk edildi. Tam 123 yıl boyunca bina çatısız, minare de tepesiz (kesik) bir şekilde, bir nevi “romantik harabe” olarak kaldı. Bu sebeple Antalya halkı buraya “Kesik Minare” adını verdi.

Restorasyon çalışmaları 2019 yılında tekrar başladı. Yüzyılı aşkın süredir “kesik” olan minarenin tepesine, orijinaline uygun (Selçuklu/Osmanlı tarzı) bir külah (çatı) eklendi. Yıkık duvarlar tamamlandı ve çatısı kapatıldı. Sonuç: 2021-2022 gibi ibadete tekrar açıldı. Yani şu an burası aktif bir cami. Eski Antalyalılar veya şehri eskiden bilenler bu yeni görüntüye biraz zor alıştı. Çünkü gözler o minareyi hep kesik görmeye ve gökyüzüne açık bakmaya alışıktı. Tepesinin kapatılması şehrin silüetini değiştirdi. Restorasyon sırasında “Acaba harabe/müze olarak mı kalsaydı, yoksa cami olarak tamamlanmalı mıydı?” tartışması yapıldı. Sonunda “yapıyı korumanın en iyi yolu onu kullanmaktır” denilerek camiye çevrildi ve minare tamamlandı.

Burası sıfırdan yapılmış bir cami değil, binlerce yıllık eski bir tapınak/kilise yapısının dönüştürülmesiyle oluşmuş bir ibadethane. Hatta bu bina, Antalya tarihinin “özeti” gibidir çünkü üst üste binmiş 4 farklı dönemi barındırır. Neden “devşirme taşla yapılmış bir cami” değil de “dönüştürülmüş bir yapı” olduğunu fotoğraflar üzerinden şöyle kanıtlayabiliriz: Yan cepheye baktığımızda duvarın karmaşıklığını görebilirsiniz. Büyük blok taşlar (Roma/Bizans) ile daha küçük taşlar ve tuğla hatıllar iç içe. Pencerelerin üzerindeki ağır taş bloklar ve kornişler, buranın daha sonra Bizans Kilisesine (Panaghia Kilisesi) dönüştürüldüğünü gösteriyor. Osmanlı mimarisinde pencereler ve cephe düzeni bu şekilde olmaz. Binanın ana gövdesi antik (Roma/Bizans) iken, hemen yanına/köşesine eklenen minare kaidesi tipik bir İslami eklentidir.

Bu üst fotoğraftaki kapı sövelerindeki (kenarlarındaki) işlemeler ise , “yumurta dizisi” ve bitkisel motifler, tipik Roma Dönemi işçiliğidir. Bir Osmanlı camisi yapılırken devşirme taş kullanılsa bile, ana giriş kapısı bu kadar bariz bir Roma tapınak kapısı şeklinde (bu kadar bütünleşik) bırakılmazdı. Bu kapı, binanın orijinalinin bir Roma Tapınağı (MS 2. Yüzyıl civarı) olduğunu kanıtlıyor.

Antalya’nın 2000 Yıllık Özeti: Tek Bina, 4 Medeniyet

Bu yapı, Antalya tarihinin canlı bir tanığıdır ve her gelen medeniyet ona kendi mührünü vurmuştur:

  1. Doğuş (Roma): Hikaye 2. yüzyılda, süslü kapıları olan görkemli bir Roma Tapınağı olarak başladı.
  2. Dönüşüm (Bizans): Hıristiyanlıkla birlikte yapı genişletildi ve Meryem Ana’ya adanan büyük bir Kiliseye (Panaghia) dönüştürüldü.
  3. Fetih (Selçuklu): Türklerin şehri almasıyla yapı ilk kez Camiye çevrildi ve yanına o meşhur minare eklendi.
  4. Kısa Bir Mola (Kıbrıs Krallığı): Şehir kısa süreliğine işgal edilince yapı tekrar Kilise oldu.
  5. Son Kimlik (Osmanlı): Şehzade Korkut döneminde onarılarak son kez ve kalıcı olarak Camiye dönüştürüldü.
  6. Yıkım ve Diriliş: 1896’daki büyük yangında ahşap kısımları yanınca adı “Kesik Minare” kaldı. 120 yıl boyunca harabe olan bu “açık hava müzesi”, 2020’lerde restore edilerek üzerindeki küllerden doğdu ve ibadete açıldı.

Burası; Tapınak olarak doğan, Kilise olarak büyüyen, Cami olarak olgunlaşan, yangınla Kesik kalan ve restorasyonla yeniden hayata dönen eşsiz bir yapıdır.

 

 

Yayım tarihi
Tarihi Yerler olarak sınıflandırılmış

Ozan Fayda tarafından

1994 Antalya doğumlu olan Ozan Fayda, Kültürel Miras ve Turizm alanındaki akademik eğitimini sahadaki tutkusuyla birleştiriyor. Özellikle Bucak ve Antalya çevresindeki antik yerleşimler üzerine yoğunlaşan Fayda, Pisidya ve Likya bölgelerinin az bilinen rotalarını profesyonel fotoğrafçılık gözüyle belgeleyerek Anadolu’nun saklı tarihini modern bir perspektifle gün yüzüne çıkarmayı hedefliyor.

Yorum Gönderin

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Exit mobile version